ben etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ben etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2008 Pazar

YAŞAM AĞACI - SEVGİNİN GÜCÜ

YAŞAM AĞACI - SEVGİNİN GÜCÜ


Sevilmekten ziyade maksat sevmektir.
Severek çoğalmak ve her An’da yaşamın tadında olmaktır.

Yüzlerce yıldır ve halen günümüzde “sevgi” sözcüğü öylesine çok kullanıldı, öylesine gerçeğinden ayrı ifade edilir oldu ki, artık kimse sevginin ne demek olduğunu bilmiyor. Sözcükler gerçek manalarından ayrıldıkları zaman iluzyonik algılamayı oluşturur ve beslerler. Sözcükler gerçek manaları (enerjisi) ile kullanıldıklarında “yaratırlar” ve gerçeklik alemlerini görünüşe çıkarırlar. “Sevgi” sözcüğü, kendi gerçek anlamından ve eyleminden ayrıldığı için, sevgiyi hissedemiyoruz. Hissedemediğimiz için de bir türlü varlığımızın ve bedenimizin içinde huzurla “var” olamıyoruz.

Sevgi “kullanıldı”.
Sevgi “Var Olmanın” ve “Yaşamın” temel nedeni iken; menfaatlerimizi temin etmenin, egomuzu şişirmenin, pohpohlamanın, diğer insan kardeşlerimizi kullanmanın, güç almanın güç vermenin aracı haline indirgendi.
Sevgiyi araç olarak kullanırken amaçlarımıza ulaştığımızda yaşadığımız hayal kırıklığının ve yüzümüze patlayan tokadın faturasını yalnızlığımızla, sefilliğimizle, korku dolu kabuslarla öder olduk.
Dünyasal amaçlarımızı, maddi bağımlılıklarımızı, konfor alanımızı, inançlarımızı, yapıştığımız her şeyi o kadar çok sevdik ki, “sevgiyi” sevmeyi içimizde beslemeyi aziz tutmayı unuttuk. Sevginin ve Aşkın hatırı için sevgi olmanın güzelliğini unuttuk. Mana “sevgideydi”. Sevgi bizim gözümüz kulağımız aşımız suyumuz yolumuz varışımız; varoluşumuzdu.

Varoluşumuzdan, nedenimizden, Gerçeğimizden ayrıldığımız için illuzyon olduk. Masal olduk. Hikaye olduk…..

Varlığımızın, duygularımızın, düşüncelerimizin, eylemlerimizin nedenini sevgi yapmadıkça, sevgiden kaynaklanan nedenle, düşlerimizi gerçekleştirmek için yola çıkmadıkça Evrenden bize kesilen fatura yalnızlık, pişmanlık, korku, sefillik acı ve belki de yokoluş olacaktır. Bu da pekaladır.
Eylem nedenimiz sevgi olmadıkça; kendimizi; düşlerimize ulaşmak için bulduğumuz nedenlerin ne kadar masum olduğuna ikna edersek edelim vardığımız yerin, başladığımız yer olması kaçınılmazdır.

Evrende her şey “nedenine” evrilir. Tekamül eder. Maksat “Nedenin” tadının çıkarılmasıdır. Bilinir kılınmasıdır. Nedenin içinde genişleyen bilinçte kendi kendini keşfetmedir. Kendi kendinin sırrına, sırla birlikte sırrın Ruhtaki lezzetine varmadır. Ruh içinde sevgi olmayan “şeyleri” bilemez göremez. Bilememesinin görememesinin nedeni “kendisi” OL’An “sevgiyi aramasındandır. Bulamadığında aynı deneyimi başa sarar. Çünkü deneyimi tamamlanmamıştır.
Deneyimin içindeki “Bal- Sevgi”, Ruha ince ince süzülmemiştir. Ruh sevgiden kendi ihtişamından ve gücünden, kamaşmamıştır. Derinleşememiştir. Maksat her An’da “nedende” derinleşerek kendini, kendine bilinir kılmaktır.
Maksat sevmektir. Tıpkı kendimize nefes almamız, kendimize yemek yiyebilmemiz gibidir. Başkası bizim yerimize nefes alamaz.

Yürek için nefes, Sevgidir.
Kalbimiz; “Sevgiyi” teneffüs edemediğinde, An be An kendi karanlığına sarmallanır. Ve bir gün gelir Anlar birikir, tamamlanmamış deneyimler birikir zamanı oluşturur ve yıllar gelir geçer. Ve beden olarak görünüşe “çıkan”, sevgiyi teneffüs edemediği için ölür. Her An Ruh için bir başka ölümdür. Sevgisizlikten An be An nasıl da öldüğünün deneyimindedir. Sonsuzluğun Sınırsızlığın nasılda sınırlı ve sonlu olabileceğini, nasıl son bulabileceğini anlar. Kendini kendinde yeniden sevgiyle var edebilmek için.
Sonsuz bir An’dır Ruhun içinde yaşanan. Ve “O” sonsuz An’da sadece sevgiyle varolabilen ve kendini bilebilendir.

Bu nedenle “Sevgi” Ruhun kendisine verdiği, verebileceği yeğane OL’An ve paha biçemediği armağandır.
Armağanın fiziksel görünüşe çıkmışlığı “Yaşamdır”. Yaşam Ağacıdır. Sevgiyle filiz veren ve her An’da dalları gökyüzüne uzanarak; Yaşam-Sevgi için şükür ve zikir edendir.

Biz İnsanoğulları; Yaşamı yaşam eylemek için, değerli armağanımızı sevgiyle alarak ve kalbimizin tahtına gerçek anlamda oturtarak; her An’da, yaşamımızda olan her şeyi yeniden bir kez daha sevgiyle yorumlayabilmeliyiz,
Yaşama, Kendimize, “nedenimizin” hatırı için bir şans vermeliyiz.
Ne yaşamış olursak olalım, ne olmuş olursak olalım kendimizi her An’da bağışlayabilmeli ve sevgiyle kendi elimizi tekrar tutabilmeliyiz.
An’ları ve deneyimlerimizi sevgiden uzakta yaşayarak içimizde biriktirmemeliyiz. Deneyimlerimizi biriktirmekten maksat; deneyimlerimizle bize kalan ve An’ın sevgiyle yaşanmamışlığını gösteren; endişe korku kızgınlık öfke acı duygularıdır.
Ve bu nedenle; İnsanoğlunun yüreğinde ve deneyimlerinde; korkuyu acıyı endişeyi şüpheyi sefilliği ayrılığı tetikleyen ve insanın bu duyguları odağına getirmesine ve çoğaltmasına ve yaşamasına neden olan; her kişi, her öğreti, her din, her kural, gelenek ne olursa olsun istisnasız “Karanlığın Aynası” olmaktan Ruhu çürüten ve ölüme sürükleyen bir araç olmaktan başka bir şey olamaz. Bu duyguları çoğaltanlar, kendilerine ne isim takarlarsa taksınlar, dillerine sevgiye de dolasalar, isterse kendilerini altın tepsinin içinde de sunsalar; Altının içinde sunulan “Karanlıktan ve Ölümden” başka bir şey değildir.
Eskiden ortaçağ’da insanlar bedenlerine kırbaçla vurarak ve canlarını acıtarak arınacaklarına ve günahlarından kurtulacaklarına inanırlarmış ve kendi bedenlerini kırbaçlarmış. 21 yy da insanlar, ortaçağa göre biraz da Ruh olduklarının farkına vardıkları için, Ruhlarını kırbaçlayarak acıtarak günahlarından kurtulacaklarına inanıyor. Ruhun kırbacı; korku acı üzüntü keder öfkedir. Günümüzde halen bir çok kişisel gelişim metotlarının korkuların ve acıların deşilerek ve sürekli gündeme getirilerek temizlenmesi gerektiğine inanması ve uygulamalarını arınma seansları üzerine odaklaması, Ruhun arınmak için kırbaçlanmasından ve bir kez daha bir kez daha üzülmesinden başka bir şey değildir.
Tabiî ki korkularımızın farkında olacağız.
Basitçe korkularımızın farkında olmak istersek farkında OL’uruz.
Korkunun ne olduğunun bir kez farkında OL’unduğunda üzerine gidilmesine ve defalarca arınma çalışmasına gerek yoktur. Korkuyu samimi bir şekilde fark etmek yeterlidir. Arınma çalışmaları korkunun ve acının çoğalmasından ve bilinçaltının derinlerine itelenmesinden başka bir işe yaramaz. Uygun zamanı ve ortamı yakaladığında tekrar tüm haşmetiyle gündeme gelecektir.
Yapılması gereken; korkunun bir kez fark edilmesi ve bu farkındalıkta kalarak sevgi yolunda yürünmesi ve sevgiyi çoğaltacak eylemlerin içinde ve ortamlarda olunmasıdır. Ruh saf sevgidir ve Güneştir. Güneş doğduğunda illuzyon kaybolmak zorundadır. Doğası budur.

Kendimizi sevmek ve “kendimizi” Ruhumuzu üzmemek adına artık, ruhun arınması gerektiği fikrinden ve saplantısını bırakmalıyız. Ruhu arındırmak acıyla tekamül etmek demektir. Bir çuval keçiboynuzu yiyip sonunda belki de bir damla balın tadına bakacak halde ve Neşede olamamak demektir.

Dünyamızın; Galaksimiz ve tüm Evrenle geldiği noktada bu tür metotlar eskidir. Eski enerjidir ve sistemdir. Artık acıyla tekamül etmeye ihtiyacımız yok.
Artık sevinçle neşeyle aşkla sevgiyle ve kuantum hızında tekamül edebiliriz.
Binlerce yıldır insanoğlunun çaldığı kapılar ardına kadar açıktır. Rahmet herkesin ve her şeyin üzerine istisnasız tüm gücüyle yağmaktadır. Yeter ki artık acının ve korkunun gitmesi gerektiğine karar verelim, gereğini yapıp eyleme geçelim ve lütufla büyümeyi, genişlemeyi, kendimizi olduğumuz gibi sevmeyi seçelim.
Ve Varoluşa “evet” diyelim. İyiliğimize ve güzelliğimize iman edelim. Her nerede ve her kimsek, Evren bir şekilde çağrımıza yanıt verecek ve yardımımıza tüm ihtişamı ve sevgisiyle gelecektir. Yalnız değiliz. Unutulmadık. Sadece bizler kim olduğumuzu unuttuk ve unutturulduk. Şimdi hatırlama zamanımız. Ve ayağa kalkıp yürüme vaktimiz. Evrendeki bütün güneşler Dünya Gezegenindeki İnsanoğlu için doğuyor. Evrendeki her Ruh sessizce İnsanoğlunun uyanışı için “selamda” hazır durmuş bekliyor. Uyanış seçilirse An kadar yakın, nefesimizde bizleri bekliyor bütün Alemler.

Bizler saf sevgiyiz. Pırıl pırılız ve Yaradan’ın Gözbebeğiyiz.
Ne olmuş olursa olsun ve ne olmuş olursak olalım; Kendimizi bağışlamayı ve şefkat göstermeyi öğrenmemiz hayrımızadır.
Bağışlamak ve şefkat her birimizin içinde OL’AN en büyük yetenek ve korunma kalkanımızdır. Yeniden başlamanın ve her An’da yeni olmanın ivmesidir. Enerjisidir.
Her An’da yeniden başlamalıyız unutmalıyız geçmişimizi bir önceki An’da olanları.
Yoksa her An’da yeni olamayız. Canlı olamayız.
Bitmiş olanların bilgisi ( acı korku öfke) ile An’da başlamadan bitemeyiz. Canlı olmak her An’da yeni olmakla mümkündür. Bu demek değildir ki ders almayacağız her şeyi unutacağız. Tabiî ki unutmayacağız. Bu duyguları ve olayları bileceğiz. Ama bu duyguları silip kendimizi An’da duygu olarak sıfırlamayı da bileceğiz.
Ve canlı Ol’mak her An’da yüreğimizde sevgiye ve aşka bağlılığımızla adanmışlığımızla mümkündür.
Her An’da yeni olmak her şeyden kopuk olmak demek değildir.
An’da canlı olmak yaşamda olanlara her An’da yeni gözlerle bakarak sevgiye aşka güzelliğe iyiliğe bir kez daha…bir kez daha “””sonsuz kez””” daha şans verme gücü cesareti ve iradesidir.
Ve bu “Kendinin” sevgisidir.

Her An’da geçmişin öfkesine nefretine küçük hesaplarına endişelerine ve korkularına ölmektir.
Çünkü sevgi her şeydir.
Ve her şey sevgiyle var olabilir.
An’da sevginin ve aşkın görünüşe çıkmasına eğe şans vermiyorsak, An’ın ihtişamı ve ışığı içimizde doğmadan ölür. Tamamlanmamış kalır. Tamamlanmışlık insanı her An’da yüreğinde yavaş yavaş yaşama ve “kendine “ öldürür.
An’da yaşanan sevgi hissediş her An’ın balıdır.

Sevginin her şeyi affedebilme ve yeniden başlayabilme Gücü vardır. Yeter ki nedenimiz “sevgi” OL’sun.

Çünkü sevgi; her An’da sonsuz potansiyeller arasından görünüşe çıkmanın en yüksek potansiyeline-ihtişamına ulaşmaya çalışır.
Sevgi; her yerde “Kendini” kendinde aşmaya adanmışlıktır.
Sevgi; her kişide kendi aşkınlığını görmeye çalışan bir çift “Sonsuz Göz” gibidir.
Ve bu sonsuz “Arayış”- “Meylediş”; “Sevginin Gücüdür”.

Her An yeni bir varoluştur sevgide
Dünyada ve Ahrette; Aşktan ve sevgiden başka her şeye doyulur.
Sevgiye ve Aşka asla doyulmaz.

Çünkü bir tek Sevginin Gücü her An’da eğer izin verilirse “Kendini” aşabilir.
Ve her An’ı yeni kılar.
Ve her An’da muhteşemdir.
Benzersizdir.
Sevgin ve Aşkın sonsuz ve sınırsız oluşu her An’da benzersiz ve daha derinleşen manada yeni olmasındandır.
Her şey eskir yıpranır yorgun gönüllerimizde. Ama sevgiyle uzanan bir el, sevgiyle bakan bir çift göz, sevgiyle söylenen bir söz asla eski değildir.
Kendi coşkusundadır. Kendi sıcaklığındadır.
Çünkü Güç; sevgidir.
Ve Sevgi, Güçtür.
“Kendini” aşandır

Aşkındır.

“Sevgi; yüreğimizin güneşini, aşkınlığımızı; tutkuyla aşkla her daim yaşamın şafağına doğurmaktır”.


Yazan Nilgün Nart …..28.02.2008

22 Ekim 2007 Pazartesi

VERMENİN BİLGELİGİ VE NEZAKETİ

VERMENİN BİLGELİGİ VE NEZAKETİ


21 yüzyıl; gözlerimizin önüne serdiği şiddet ve acı dolu Dünya ve İnsan dramasına rağmen; İnsanoğlunun uzun Evrim yolcuğunda bir dönüm noktası olacak.
İnsanlık; sefalet, açlık, hastalık, savaş, kargaşa, felaket, yalnızlık ve radikal değişimlerin kaosunda kıvranıyor.
Hep birlikte gidebileceğimiz ve insan Tadında yaşayabileceğimiz bir yer arıyoruz. Uzaklarda böyle bir köy var. Henüz şu An gidemesek de bu köy bizim köyümüz.
Bize yüreğimizin vaad ettiği bir köy. O köyü görebilmemizin tek bir olasılığı var. Yüreğimizde yaşamak. Çünkü sadece kalbimizde yaşayabildiğimizde bu “Köyün” yolları ve kendisi görünür oluyor.
Her şey bizden gelip gittiğinde ve zamanlar tüm An’ları tükettiğinde bile yüreğimiz bizim.

Ve biz yüreğimizde yaşadığımızda, bir çiçek gibi nedensiz açabildiğimizde, yağmur gibi nedensiz yağabildiğimizde, Gerçek İnsanoğlu gibi nedensiz ve amaçsız verebildiğimizde ve paylaşabildiğimizde “Yuva” herkes için görünür olacak. Yaşam, yaşam olacak. Gerçek olacak. Ve Akış olacak.

Akmak basitçe yansımak veya vermektir.
Akışın doğasıyla Bir olmaktır.
Vermek de; vermenin bilgeliğinde, nezaketinde, asaletinde “olunduğunda” vermektir.

Vermek illaki her zaman maddi bir şeyler vermek demek değildir. Bazen bir dostu can kulağıyla dinlemektir. Çiçeğin, böceğin ve yaşamın güzelliğini An’da huşu içinde seyredebilmektir. Komşuna, arkadaşına, sokaktaki insana nedensiz gülümseyebilmektir. Bazen sessizce bir dostun yanında oturup ona sevgiyle sarılabilmektir. Bazen maddi manevi elimizden geldiğince insanlara koşulsuzca elimizi uzatabilmektir.
Çocuğun saf neşesinde, büyüğün mana derinliğinde; ilgiyle, tutkuyla kendimizi ve yaşamı keşfedebilmektir.
Nedensiz bir şekilde var olan her şeyi sevgiyle sarıp sarmalayabilmektir.
An’ları; hazır ve nazır bir şekilde bütün varlıklarla, sevgiyle coşkuyla paylaşabilmektir.
Bu dünyada diğerlerinin de olduğunu ve onlarında bizim gibi aynı üzüntüleri acıları özlemleri olduğunu unutmadan, her yere sevgiyle akmak ve sessizce; güzelliğin doğası için “sevgi” olabilmektir.

Vermek; basitçe Hazır OL’da, An’da yansıma kapasitesidir.
Yaşama An’da sevgiyle yanıt verebilme eğilimidir.
Basitçe Sevgidir.
Sevgiyi çoğaltmaktır.
Zihin devreye girmeden, gönlünüzün dilediğince, içinizden geldiğince; Sevgi olan aslınızı çoğaltma ve deneyimleme,“kendiniz” olma halidir.

Vermenin Bilgeliği farkındalıktan gelir. Farkındalığımız ne kadar yüksekse o kadar yaşama cevap verme, yansıyabilme, akma yeteneğinde oluruz.

Dünyada yaşanan “Kaos”; İnsanoğlu (almadan önce), koşulsuzca, ihtiyaçsızca ve zararsızca vermenin bilgeliğine erebildiğinde, Yeni Varoluşa dönüşebilecektir.
Ne daha önce ne daha sonra.
Çünkü insan nefs denen ayrılık illuzyonu içindedir.
Ve nefs vermeden almak ister. Almak istemesi kendini eksik bilmesinden ve hissetmesindendir. Tamamlanmak ve bütünlenmektir amacı.

Nefsin sınırları, inançları, koşulları, kalıpları, şartları vardır. Sınırları, nefsi bütünden ayırır. Ve nefs ; sınırlarıyla , şartlarıyla tamamlanmak ve bütünlenmek ister.
Ve bir türlü tamamlanamaz. Halkayı kapatamaz.
Halkayı kapatamamasının nedeni sınırlarıdır.
Halbuki sınırlar, yani perdeler kalktığında tamam ve bütün olduğu görülebilir.
Kısaca hiçbir zaman “eksik” olunmadığı fark edilir.

Tamamlanma, “daha fazla” alarak bütünlenme değildir.
Fazla olanın, engel olanın (nefsin), perdenin kaldırılarak tamamlanılmasıdır.
Bütünün görülmesidir.

Aslında Evren koşulsuzca herkesin ve her şeyin üzerine her An Rahmetini yağdırmaktadır. Nefs, sınırlarından ve inançlarından yağan Rahmeti görememektedir. Görse bile sınırlarına ve inançlarınla çelişkiye düştüğü için alamamaktadır.

Ancak ve ancak tamamlanma maksadıyla, karşılık bekleyerek verebilmektedir.
Dünyayı bile alsa, sınırlarının ve inançlarının oluşturduğu hapishanede oturduğu için doymayacaktır. Her alışında biraz daha semirecektir. Daha fazlasını isteyecektir.

Ve bu dünyada nefs için her alışın bir bedeli olacaktır. Dersi olacaktır.
Her ders bir Rahmettir, nefs hapishanesinin bir demir parmaklığını kıracaktır. Şükür içinde olup ders görülebilecek kadar alçak gönüllüyse ve yolu Gönül Dergahına gidiyorsa.

Ve nefsin sınırları olduğu için, bir gün gelir kendi sınırlarında son bulur.
Ve o An geç de olsa bilir ki hiçbir şey asla onun olmamıştır. Hiçbir şeye sahip olamamıştır.

Sonsuz ve sınırsızlıkta, bir nefeslik canı ve bir adımlık kafesi dağılır gider.

Kendisine, armağan edilmiş yaşamı Yaradan’ın, her an her şeye yağan Rahmetini paylaşmak ve yansımak için vesileden başka bir şey değilmiş.
Anlar.
Vakit geçtir. Dersler bir sonraki yaşamlara aktarılır.
Ta ki her yaşamını, her şeyi bir noktada birleştirene kadar. Birleştiği ve bütünlendiği yaşamında, Aşkla Sevgiyle, Sonsuzun kapısına gelene kadar.

Bu kapıda sınırlar, inançlar, kalıplar, kurallar ve bütün nedenler sorular-cevaplar dökülür İnsanoğlunun üzerinden.

Yaşamın ne için olduğu ve nasıl olduğu görülür. Düşler birleşir. Bütünlenir ve tamlanır.
Bu An’da Efendi ihtişamla tıpkı bir Güneş gibi doğar.
İhtiyaçsızdır, zararsızdır, koşulsuzdur.
Evrenle birlikte yağar.
Hazine O’nundur.
Kendisi O’dur.
O hazinedir.
Basitçe “Verir”.
Paylaşır.
Yansır.

Yaşam, Rahmet demektir.
Vermek demektir.
Ortaya çıkmak demektir.
Dolayısıyla nefs, alamadığı için veya kendini kapattığı hapishanesinden dolayı tamamlanamadığı yanılsamasında olduğu için de verememektedir. Akış nefs “engeline” takılır. Tıkanıklık oluşur. Kaos ortaya çıkar.

Kaosun içinden, toz dumanın acının sefaletin ve savaşın orta yerine sahte bir “Güneş” gibi nefs doğar. Diğer “nefslerden” almak ve tamamlanmak için.

Sözüm Ona Nefs;
Kendini bile kurtaramayan, “kurtarıcı” olur.
Duygularına ve düşüncelerine bile hakim değilken, “hükmeden”, buyuran olur.
Yüreğine bile taht kuramayan, şarlatan “kral” olur.
Zulmeden, asan, kesen, dilinin ucunda seven, küçük dağları yaratan olur.

Çünkü eksiktir. Aşağıdadır.
Yukarı çıkamamaktadır. Bütün değildir.
Ancak ve ancak; diğerlerini aşağıya çektiğinde, kendini yukarı çıkarabilmektedir.
Ancak ve ancak; diğerlerinden aldığında, diğerlerini sonsuza kadar her yönüyle sömürebildiğinde bütün (geçici bir yanılsamayla) olabilmektedir.

Ardı arkası gelmez bir yanılsama, Dünya Oyununun ve Evren Oyununun her sahnesinde silsileler halinde, değişik maskeler ve bahanelerle sürmektedir.

Evrende her şey bir çeşit enerji alış verişidir.

Dünyada dahil Evrenin her köşe bucağında nedeni ne olursa olsun ve neye hizmet ederse etsin oynanan oyunun adı temelinde “Enerji alarak veya aşağıya indirerek” tamamlanma OYUNUDUR.

“Aşağısı nasılsa, yukarısı da öyledir.” Heraklitus
(İnsan nasılsa Evrende öyledir)

Evrende; bütün “Varlık Boyutunun” selameti için değişmesi gereken temel budur.

Ve “Varlık Boyutlarının” selameti için;
Şimdiye kadar Dünyada dahil bütün Varlık Boyutlarında yaratılan; korkunun, korkutmanın, değersizliğin, yetersizliğin, bağımlılıkların, hükümranlığın, yüceliğin, alçaklığın, astın, üstün, otoritenin, tutsaklığın, üstün olma ve ezilme ihtiyacının şifalanması gerekmektedir.

İnsan değiştiğinde ve Gerçek İnsanoğlu olduğunda ( El İnsan), Dünyada değişecektir.
Dünya değiştiğinde Evren de değişecektir.

“İnsanoğlu bir hamur teknesi boyundadır; ama, tabiattan da üstündür, kainattan da” Mevlana

Ne mutlu kendi değerini bilenlere, İnsan varlığını sevenlere.

Bu nedenle; İnsanın; kendi değerini bilmekten, merkezinde, dengede kalmaktan ve “Sevgi-Aşk” olmaktan ve koşulsuzca zararsızca ve ihtiyaçsızca vermeyi öğrenmekten başka hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.

İnsanoğlunun; cennete cehenneme, cezaya ödüle, kotalara hükmedenlere, yol gösterenlere, yol olanlara, birliklere, katılımlara, uzay gemilerine, boyutlara, yücelere ihtiyacı yoktur.

Yeter ki İnsan; “Kendisi” olsun. Yüreğinde olsun. Sevgi olsun. Aşk Olsun. Yansıma olsun. Akış olsun.

Hepsi, Alemde olan her şey ve olacak olan her şey; öz, yücelik, özgürlük, cennet, barış huzur, sonsuz boyutlar, cevherler, hazineler, hepsi ve her şey
İnsanın yüreğindedir.
Herkesin yüreğinde “O” vardır.
Ve “O” her şeydir.
Ve “Kendisidir”.
Ve İnsan, “kendisi olduğunda” her şeydir.
İhtiyaçsızdır, zararsızdır ve koşulsuzdur.

“Efendidir”

Efendinin yansıdığı yerde, istek olmaz, arzu olmaz. Her arzu ve istek dile gelmeden, ihtiyaç hasıl olmadan çoktan verilmiş, paylaşılmış ve yansıtılmıştır.
Her şey dengede ve huzurdadır. Güneş her yerdedir.

Ve Efendi, Efendiliğini bildiği için, Efendiliği için, Var olduğu için, nefes alabildiği için, Rahmet için, verebildiği- yansıyabildiği için şükreder.
Efendi, sunduğunu alabilecek birilerini bulduğu için şükreder.
Verir. Verebildikçe Şükreder.
Şükrettikçe “kendini” daha fazla hatırlar, her hatırlayış başka bir derinliktir.
Yol uzundur.
Çünkü her An’da sonsuz “kendi” Varlığında bütün boyutlara doğru derinleşir.
Efendi, “Kendisidir ve “Kendisi” sevgidir.
Verme eylemi “Kendisi” olduğu için ve kendinden kendisine olduğu için nazik ve asildir.

Efendinin bir elinin verdiğini diğeri görmez.
Çünkü Efendi Tek’tir. El de Tek’tir.
Alanda kendisidir. Verende kendisidir
Zendeki “Tek elin sesidir”.
Tek, Sessizlik olur.
Sessizce alır sessizce verir.

Efendi; “Kendini” kısaca;"sevgiyi" ve “sevinci” karşılaştığı her canlının varlığında aşkla ve sevgiyle, nazikçe, Ruhunun Asaletinde, ihtiyaç hasıl olmadan sessizce çoğaltandır.

Yaşamın Üstadı olmak ve Onda bir mana bulabilmek, bir anlamda yansıyabilme ve kendimizi çoğaltabilme sanatı değil midir?


Yazan Nilgün Nart